Zengin denizciler, yoksul çobanları sevindiren yağmura
küfrederler.
(Edmund Waller)
HAFTANIN FOTOĞRAFI
HAVA DURUMU
ALINTI YAZILAR
Ali BAYRAMOĞLU
BAŞBUĞ'DAN SAVAŞ İLANI...
Org. Başbuğ, yaptığı konuşmayı "herkesi dikkatli
olmaya ve doğru yerde bulunmaya davet ediyorum…"
cümleleriyle sözlerini bitirirken, Türkiye'nin çok
uzun süredir bir Genelkurmay Başkanı'nda tanık
olmadığı kadar, "sert ve buyurgan"dı.
Savaş ilanı seromonisi ve diliyle yapılan bu konuşma
hafızalardan pek kolay silinmeyecek...
Ton, üslup siyasi rengi ifade eder…
Başbuğ'un tonu ve üslubu demokratik bir ülkede
"sindirilemez derece otoriter"di…
Demokratik ülkelerde askerler böyle bir üslupla
konuşmazlar, konuşamazlar…
Başbuğ, Aktütün Bayraktepe'de yaşananın bir
kahramanlık destanı olduğunu ifade ediyor, aksi
tanımların PKK'ın başarılı olduğunu ima etmek anlamına
geldiğini vurguluyor, bunu yapanların bundan böyle
akacak her kan damlasının sorumluluğunu
taşıyacaklarını ve bunun karşılığının verileceğini
söylüyordu.
Demokratik ülkelerde Genelkurmay Başkanları bunları bu
tonda söyleyemezler…
Basına nasıl davranacağını, nasıl davranması
gerektiğini dikte edemezler…
Kışlada bir astını azarlar gibi gazete ve gazetecileri
azarlayamazlar…
PKK yandaşı ilan edemezler ve meydan okuyamazlar…
Gerekçesi ne olursa olsun asker, hukuk devletinde,
demokratik bir düzende bunları yapamaz…
Demokratik ülkelerde silahlı kuvvetler bu açıdan hesap
sorma konumunda bulunmazlar, tersine yetkilerinden
ötürü kamuoyu önünde siyasi iktidara ve topluma karşı
hesap verme durumundadırlar.
Demokratik ülkelerde basın silahlı kuvvetlerin,
idarenin, siyasilerin kamuoyu oluşturma aracı
değildir.
Ülke gerçekten demokratik bir düzenle yönetiliyorsa,
basın görevi ve tanımı gereği elbette askeri zaafları,
ihmalleri sorgulayacak, askeri politikanın başarılı
olup olmadığını tartışacaktır.
İddia ve kanaat, Dağlıca ve Aktütün baskınlarında
askeri zaafiyetin olduğu yönünde…
Değil mi Hıncal Uluç'tan, Saban Gazetesi'nden Fatih
Çekirge'ye, Hürriyet Gazetesi'ne (yani en askercil
olanlar dahil) tüm basın bu konuda sorular sordu,
soruyor…
Asker, bundan böyle, bu soruları ve eleştirileri
bağırarak bastıramayacağını bilmelidir.
Genelkurmay karargahı açısından bardağı taşıran son
damlanın iki gün önce Taraf Gazetesi'nde yayınlanan,
Aktütün baskınında ordunun saldırı konusunda önceden
istihbaratı olduğunu gösteren askeri belgeler olduğu
anlaşılıyor…
Olabilir…
Sızmalar orduyu rahatsız edebilir, bu tür yayınların
askeri otoriteye güveni sarstığı, PKK'ya cesaret
verdiği de söylenebilir.
Ancak açıktır ki ordunun yıpranmasına ilişkin asıl
sorun, bu belgelerin sızması ve yayınlanmasından
değil, işaret ettiği gerçeklerden kaynaklanmaktadır.
O zaman bu yayın faaliyeti, orduyu yıpratmaktan çok,
uyarmak olarak neden algılanmasın?
Basın siyasi partiler, hükümet, sivil idare konusunda
yaptığı eleştirileri, bu alanlarda karanlık noktaları
bulma, zayıflıkları açığı çıkarma, şeffaflığı sağlama,
düzeni güçlendirme ve denetleme işini asker söz konusu
olunca neden göremez olsun?
Bu mantıktan "hiç bir kurumun başarızlığı, yolsuzluğu
ya da zaafı, bu kurum yıpranmasın diye
açıklanmamalıdır" sonucu çıkar.
Bu tür sistemler kapalı toplumlar üretirler…
Gazetecilik faaliyeti açısından da bilmek gerekir ki,
bu tür kimi belge ve bilgiler dışarı akmadan hiç bir
sistemde düzelme ve temizlik olmamıştır…
Genelkurmay tüm bunlara rağmen basının bu tutumunu
kendi bakışı açısından tehlikeli görebilir.
Bu durumda yapması gereken kendi içini toparlamak,
sızmayı engellemek, daha doğrusu basınla ilişki
kurmak, toplumu bilgilendirmektir.